Ahmed ŞAHİN; Mevlânâ'dan bizlere mesaj yüklü misaller...

Bugün tebessümle okuyup tefekkürle değerlendireceğiniz bazı misaller sunacağım sizlere. Kimden gelecek bu tebessüm ve tefekkür misalleri?

Elbette 737. vefat yılında sevgiyle andığımız Hz. Mevlânâ'dan. Öyle ise sözü uzatmadan buyurun birlikte okuyalım mesaj yüklü tebessüm ve tefekkür misallerini.

***

- Güzel sesli bir hafız Kur'an okuyordu. Kulağına gelen bu güzel sesten duygulanan Hz. Mevlânâ da gözyaşlarıyla dinliyordu. Bu sırada elini ağzına kapayarak esneyen uykulu bir adam, Mevlânâ'nın bu gözyaşlarına bir mana veremeyerek sordu:

-Efendi Hazretleri niçin ağlıyorsunuz, ağlanacak bir şey mi var ortada?

Mevlânâ esneyen adama anlayacağı dilden cevap verdi:

-Güzel sesli hafızlardan gelen Kur'an sesi bana, cennet kapısının açılış sesi gibi geliyor da ondan..

Esneyen uykulu adam da başını sallayarak cevap verdi:

-Bana da öyle, cennet kapısının açılış sesi gibi geliyor, dedi. Mevlânâ küçük bir düzeltme yaptı:

- Senin duyduğun ses, cennet kapısının açılış değil kapanış sesi olmalıdır. Çünkü dedi, açılış sesi gözyaşı döktürür, kapanış sesi uyku hali getirir.

***

- Papazın biri pazarda alışveriş yaptığı satıcıyla sıkı bir pazarlık yaptığından dolayı satıcı, arkasından bunlar ne cimri adamlar, diye söylenmeye başlamıştı. Mevlânâ, bu cimri sözünden dolayı satıcıyı ikaz etti:

-Papazın arkasından böyle konuşma, dedi. Onlar senin dediğin kadar cimri değiller. Aksine çok cömert insanlar. Baksana dedi, onlar Kur'an'ı, İslam'ı, cenneti size bırakmışlar, bundan daha büyük cömertlik olur mu?..

***

- Bir ara rahatsızlanan Mevlânâ, 'Artık gitme zamanı geldi!' diye söyleniyordu. Hanımı, 'Aman efendi dedi, ne gitmesi, ağzını hayra aç, dileriz Rabb'imiz sana daha yüzlerce sene ömür versin.'

Bu temenni karşısında sesini yükselten Mevlânâ şöyle ikazda bulundu:

-Hanım, biz firavun muyuz, Nemrut muyuz ki yüzlerce sene ömür istiyorsun bizim için? Biz şu dünya hapishanesinden kurtularak Sultan-ı Enbiya'nın meclis-i münevverine davet edilmeyi her an müjdeli bir haber gibi bekliyoruz. Bizi burada kalmaya razı eden tek şey, istidadı olanlar için yapmaya çalıştığımız iman hizmetinden başkası değildir. Yoksa bu imtihan dünyası oraya nispetle tercih edilerek kalınacak bir yer değildir.

***

- Bilindiği üzere Hazreti Mevlânâ'yı anlaşılması güç derin sözleriyle etkisi altına alan Şems-i Tebrizi'den talebeleri ve halk şikâyetçi olmuş, Şems-i Tebrizi'den rahatsızlık duymaya dahi başlamışlardı. İşte böyle bir devrede Mevlânâ talebeleriyle birlikte giderken, yol kenarında önündeki kemiği yiyerek yavrularını emziren bir köpek görünce durdu. Talebelerine dönerek:

-Biliyor musunuz, dedi, içinde bulunduğumuz hali şu gördüğümüz tablo ne güzel izah ediyor. Şöyle devam etti:

-Bu yavrular dedi, şu koca kemiği yemeye kalksalar inci gibi dişleri çıtır çıtır kırılır, helak olurlar. Ancak anne güçlü dişleriyle o kocaman kemiği rahatça kırıp un ufak ederek yiyip süte çeviriyor ve yavrularına faydalı bir gıda olarak sunuyor.. İşte dedi Şems'in sözleri de bana o kemik gibidir. O sözleri ancak ben hazmederim, sizleri o sözlerle ben beslerim. O halde siz Şems'in kemik gibi sözlerine değil, benim süt gibi yorumlarıma kulak verin, o sözleri benden dinleyin! Anlamadığınız sözlerin aleyhinde olmayın.

***

-Bir Selçuklu sultanı Mevlânâ'yı ziyarete gelmişti. Çevresindekilerin derin saygılarını görünce:

-Efendi Hazretleri dedi, sizin sultanlığınız bizim sultanlığımızdan ileridedir!. Mevlânâ:

-Öyledir dedi, sizin sultanlığınız dünyada biter, bizim sultanlığımız ahirette başlar.

***

-Yol kenarında oynaşan köpekleri gören biri: Şunlara bak ne kadar da birbirlerini seviyor, oynaşıyorlar, deyince Mevlânâ şu hatırlatmayı yaptı:

-Sen onların içine bir kemik at da gör birbirlerini ne kadar sevip saydıklarını!. a.sahin@zaman.com.tr

a.sahin@zaman.com.tr

28 Aralık 2010, Salı

Yazarlar - BEŞİR AYVAZOĞLU - 'Avn-i Fir'avn ile Şeddadî binalar yapmak'

Yemen'deki Âd kavminin hükümdarı Şeddad, hem Hud peygambere itaat etmemiş, hem de İrem adını verdiği cennet taklidi bir bağ ve bu bağı seyretmek için taştan yüksek bir köşk yaptırmıştı. Efsane, inşaat tamamlandıktan sonra adamlarıyla birlikte bağı görmeye giden Şeddad ve etrafındakilerin, gökten ansızın gelen bir haykırışla (sayha-i âsmânî) helâk olduklarını söylüyor.

Şeddad'ın ismi o günden sonra, çok sağlam ve yüksek binalar yapanların sembolü oldu ve onun yaptırdığına benzeyen binalara da "Şeddadî" denildi.

Bu efsaneye Kur'an-ı Kerim'de de atıfta bulunulmuştur: "Görmedin mi, Rabbin Ad kavmine ne yaptı? Yüksek sütunlarla dolu İrem'e ne oldu? Ki onun benzeri, başka ülkelerde meydana getirilmemiştir. Vadide kayalar yontan Semud kavmine, o kazıklar sahibi Firavun'a neler ettiğini görmezler mi?" (89/6-10) Bu âyetlerle birlikte "Siz her yüksek yere bir alâmet bina edip boş şeyle mi uğraşırsınız" (16/128-129) âyeti, şehircilikte İslâmî yaklaşımı belirleyen temel ilkelerden birini verir. "Şeddadî" binalar yapmaktan bu sebeple kaçınılmış, özellikle mesken mimarisinde son derece mütevazı ölçüler tercih edilmiştir. Asırlarca dünyanın en güçlü imparatorlarını barındıran Topkapı Sarayı bile, Batılı kralların ve derebeylerin saray ve şatoları yanında çok mütevazı durmaktadır.

Totaliter rejimlerin insanı ezen, ufalayan mimarilerini düşününce, İslâm'ın bu yaklaşımının ne kadar insanî olduğu daha iyi anlaşılıyor. Bu konuda daha açık seçik fikirler edinmek istiyorsanız, lütfen merhum Turgut Cansever'in kitaplarını okuyunuz.

Bizde devâsâ köşkler ve saraylar, hem dünyaya kazık kakma arzusu, hem de tabiattaki ilahî düzenin kudsiyetine müdahale olarak görülürdü. "Avn-i Fir'avn ile Şeddadî binalar yapmazız" mısraında, yukarıda zikrettiğim âyetlere ve Osmanlı şehircilik anlayışına atıf vardır.*

Osmanlı mesken mimarisinde hemen her zaman ahşap, kireç ve kerpiç gibi dayanıksız malzemelerin kullanılması, sanki insanlara bâki olanın sadece Allah olduğunu ima etmek içindi. Le Corbusier'nin Türk şehirlerinin bu hususiyetini hemen fark ettiği şu notlarından anlaşılmaktadır: "İstanbul'da her ev ahşaptır ve çatıları aynı eğimde olup aynı cins kiremitle örtülmüştür. Bütün büyük binalar, camiler, mabetler, kervansaraylar ise taştandır. Bütün bunların temeli bir standardın varlığıdır (...) İstanbul'da veciz bir doku görülür; bütün fânilerin evleri ahşap ve Allah'ın evleri ise taştandır."

"Şeddadî" denebilecek binalar klasik Osmanlı sistemi çözüldükten sonra yapılmaya başlandı. Dünyaya hükmedecek kadar güçlüyken mütevazı saraylarda ikamet eden padişahlar ve devlet adamları, imparatorluğun inkıraza yüz tuttuğu zamanlarda borç harç ihtişamlı saraylar ve konaklar yaptırarak kaybettikleri gücü ve ihtişamı gösterişle telafi etmeye çalıştılar. Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Beş Şehir'de "İşlerin bozulduğu XVII. asırdan itibaren bilhassa devlet adamları arasında büyük binalar yaptıranlar hoş görülmüyordu" tesbitinde bulunduktan sonra, "Taştan binaya şark hasedi 'Şeddadî bina' adını vermişti" diyerek temel bir anlayışı "şark hasedi"ne bağlamış olması tuhaftır.

Tanpınar'ın yaklaşımı doğruysa, dünyanın en yüksek binasını yaptıran Birleşik Arap Emirlikleri Başkan Yardımcısı ve Başbakanı Prens Muhammed b. Raşid el-Maktum'un görgüsüzlüğünden söz etmek hasetlik olur.

Kaç gündür bütün haber kanalları, Prens'in bir buçuk milyar dolara mal olan 828 metre yüksekliğindeki gökdeleninden söz ediyor. "Burj Halife", yani "Halife Kulesi" adı verilen 160 katlı gökdelenin açılış töreni bile başlı başına bir "olay"... Fransız Pierre Marcout ve 250 kişilik ekibi tarafından ses ve müzik efektleriyle düzenlenen su gösterilerinin yapıldığı açılış için 868 adet yüksek güçlü 'stroboskop' ışık, binanın dış cephesine 'entegre' edilmiş ve bir dizi 'hipnotik' ışıklandırma yapılmış. Patlatılan havai fişek sayısı ise on bin... Binanın mimarı Adrian Smith adında biriymiş; inşasını ise Güney Koreli Samsung Mühendislik ve İnşaat, Belçikalı Besix Grubu ve Arabtec firmaları üstlenmiş. Bu, "avn-i Fir'avn'le Şeddadî bina yapmak" değilse, nedir?

Burj Halife'yle ilgili haberlere göre, 160 katta yaklaşık 35 bin insan yaşayacakmış. Küçük bir şehri dolduracak bir nüfusu bir gökdelene tıkmanın mantığını anlamakta zorlanıyorum.

Kim ne derse desin, gökdelenler bana insanın kendini küçük, âciz ve çaresiz görmesine yol açan yapılar -yani totaliterliğin başka bir çeşidi- olarak görünüyor.

* "Bâde-nûşân gibi doğru yolumuzdan sapmazız/ Avn-i Fir'avn ile Şeddadî binalar yapmazız." Bu beyit, Kubbealtı Lugatı'nın "Şeddad" maddesinde Yahya Kemal'e ait gösterilmiş. Ancak bu beyit, Bitmemiş Şiirler de dâhil, Yahya Kemal'in hiçbir kitabında yok..

b.ayvazoglu@zaman.com.tr

07 Ocak 2010, Perşembe

ALTI ÇİZİLİ SATIRLAR


“OSMANLICA TÜRKÇE UYDURMACA”
Peyami SAFA
Ötüken Neşriyat, 1999

“Memleketimizde bulunan ecnebilerle Fransızca konuşmak modası hâlâ yaşıyor.”s.14
“Çocuk orta ve lise tahsilini bitirince üniversiteye geçiyor. Fakat ıstılahlar aynı değil. Meselâ tıb kısmında Latincedir, orta ve lise ıstılahları bambaşkadır. ‘Havanın kesafeti’ yerine ‘havanın yoğunluğu’ diye öğrenmiştir. Çocuk lise kitabında bu tabiri ezberler, fakat üniversitede olsun, ileride okuyacağı kitaplarda olsun bu kelimeye bir daha tesadüf etmeyecek ve yerinde büsbütün başka bir tabir görecektir.”s.43

“Muhafazakâr, tarihinden ve edebiyatından haberi olmayan bir cahilden çok daha ileri bir adamdır. Çünkü taassub ve irtica, bilginin değil, cehaletin öz kardeşidir ve irticaların en kötüsü bunun tersine inanmaktır.”s.55

“Kültürün ilk basamağı anadilini iyi konuşmak ve iyi yazmaktır.”s.55

“Kelimelere isnad edilen hayat, bir teşbih ve istiareden başka bir şey değildir ve bu benzetişin idrakimizi kolaylaştırmaktan fazla kıymeti yoktur. Kelimeler insan gibi doğmaz, vıyaklamaz, kundaklanamz; insan gibi büyümez, aile kurmaz; insan gibi ölmez, tabuta konmaz. Bu benzetişten murat, kelimelerin de, ferdin iradesine râm olmayan müstakil bir tekâmülün ve istihalenin kanunlarına tâbi olduklarını anlatmaktır.”s.65

“Dil başka, lisan başkadır.”s.68

“Dil, bir işaretler sistemidir. Bu işaretlerin mutlaka, heceleri kelimeler ve cümleler olması lâzım gelmez. Hayvanların çığlıkları ve şarkıları da bir dildir, fakat lisan değildir. ‘Kuşların dili’ denince, onların cıvıltıları kastedilir. Dilin, lisan gibi lûgati ve grameri yoktur. Fransızlar buna ‘langage’ derler. Bazı lisaniyatçılarımız bu ‘langage’ kelimesini ‘ağız’ diye tercüme ediyorlar. Yanlıştır. ‘Kuşların dili’ deriz, ‘kuşların ağzı’ demeyiz. Ağız, mecazî mânasiyle bizde, ‘külhanbeyi ağzı’ misalinde olduğu gibi, ya zümre lisanı, yahut da ‘Rumeli ağzı’ misalinde olduğu gibi şive demektir. Langaga kelimesinin Türkçede tam karşılığı ‘dil’dir.”s.68

“Lisan, dili vücude getiren işaretlerden yalnız bir tanesidir; düşüncenin söz vasıtasiyle ifade sistemidir ki, devamlı bir cemiyet müessesesi olmaya yarar kaideleri ve lügati vardır. Lisaniyatta dil ve lisan mefhumlarının birbirine zıt mânâlarda kullanıldığı da olur ve ‘dillerin menşei’ bahsi ‘lisanların menşei’ bahsinden ayrılır. (Delacroix. Dil ve Düşünce. S.523 – Vendryés. Dil, s.9.)”s.68

“Fransızlar, İngilizler, İtalyanlar bu iki mefhumu birbirinden ayırırlar; yalnız Almanlar ikisini de sprache kelimesi ile ifade ederler ki, hem dil, hem lisan mânâsına gelir. Türkçede bu iki mefhumu da ifade eden, iki yerleşmiş ve kullanışlı kelime varken bir tanesini Arapça olduğu için feda etmemiz doğru değildir.”s.68

“Türkçe bir kuş dili olmadığı için bir Türk dili yok, koskoca bir Türk lisanı vardır.”s.69

“İçinde yabancı kelime olmayan tek bir medenî lisan yoktur; yabancı kelimelerden korkmayalım. Fakat yabancı kelimelere kapılarını ardına kadar açmış tek bir medenî lisan da yoktur. Lisanın kapıları önüne kontrol koyalım. Bu kontrol, ne maarif müfettişidir, ne de dil kurumu üyesi. Bu kontrol Türk san’atkârının zevkidir: Ona güveniniz.”s.71

[‘Söylendiği gibi yazılmaz’ başlığı ile]
“Söylemek fiiliyle yazmak fiili arasında, telif kabul etmeyen en büyük fark şudur: Söylemek fiili, türlü şive ve lehçe nüanslariyle, mahalli olur, zümrevî olur, meslekî olur, hattâ ferdî olur. Yazmak fiili kolektif (maşerÎ)dir ve bütün bu farkları ortadan kaldıran bir kaide vahdetine (kural birliğine) muhtaçtır. Bir lisanın söylendiği gibi yazılması demek, bütün bu mahallî, zümrevî, meslekî, hatta ferdî söyleyişlere tabî bir imlâ sistemi vücude getirmek demektir ki, ortada kaide vahdetinden eser bırakmayan böyle bir yazıda ne sistemden, ne de imlâdan eser kalır.”s.76

“Avrupa lisanlarında ‘izafet terkibi’ yoktur. Türk gramerinde de izafete ebediyen veda etmenin mümkün olduğuna kaniim. Telâş buyurmayınız. Yalnız bir isim değiştireceğiz, ‘izafet terkibi’ yerine ‘isim terkibi’ diyeceğiz. ‘Sıfat terkibi’nin yanında bir de ‘isim terkibi’. O zaman, öğretim bakımından da, çocuklara bu terkipleri anlatmak pek kolaylaşacak. Sıfat terkibi, bir sıfatla bir isimden, isim terkibi de iki isimden yapılır, diyeceğiz. Bu iki isim arasındaki münasebetin sadece bir aidiyet münasebeti olduğunu anlatmak kâfidir. Bir süre tasniflere lüzum kalmaz. Münasip görürseniz isim terkiplerini şöylece ikiye ayırırız:
1. İsimlerden biri veya ikisi ek alır: Çocuk bahçesi, Ahmed’in kitabı, benim kız gibi.
2. İsimler ek almaz: Tahta kapı, altın kalem, fidan boy, gibi.
Münakaşaya sebep olan bu ikinci nevi isim terkiplerine ‘tavsifli veya teşbihli isim terkibi’ adını veririz. Görüyorsunuz ki, izafet bahsi, eksiksiz, bütün ihtilâfları da önleyen bir kolaylıkla izah edilmiş oluyor, ‘sıfat terkibi’nin yanında bir de ‘isim terkibi’ gibi kendi tarifini de ihtiva eden sade ve güzel bir ıstılah doğuyor; gramerimizi Arap tesirinden kurtarıyor, ‘müzaf’, ‘müzafünileyh’ gibi ağır Arapça kokan terimleri kaldırmış oluyoruz.”s.89,90.

“Benim yalnız gramere ait değil, bütün terim bahsindeki kanaatim şudur:
Terimler benim bir tasnifimle ikiye ayrılırlar: Yarım terimler, tam terimler.
Yarım terimler, hem hayat, hem ilim dilinde kullanılanlardır: İsim, âhenki mazi, istikbâl, malûm, meçhul…gibi. (Diğer ilimlerde hayat, ruh, cemiyet, tecrübe, tabiat…)gibi.
Tam terimler yalnız ilim dilinde kullanılanlardır: Mef’ulün anh (ablatif), mücerred (nominatif), müpteda (süje), ilâ…gibi. (Diğer ilimlerde hayatiyet ‘biyoloji’, ruhiyat ‘psikoloji’, içtimaiyat ‘sosyoloji’, tecrübiye ‘eksperimantalizm’, tabiye ‘natüralizm’ ilâ… gibi.)”s.100

“Konuşmak denilen ve lâakal iki zî-şuûr arasında mübadele-i efkâr ve hissiyata vasıta olup ‘ş’ harfinin delâletinden de anlaşıldığı veçhile müştereklik ifade eden fiil-i meşhurun, cevap almadan tek başına söz söyliyen bir kimsenin nutkuna izafesi, yalnız kavaid-i lisaniyemizden değil, şive-i milliyemizden de haberdar olmayan bir takım cehelenin matbuat-ı yevmiyemize istilâ eylediklerini göstermek itibariyle seviye-i fikriyemizin inhitat-ı elîmine bir bürhan-ı bî-amandır. [Süleyman Nazif’ten alıntı…”s.127

“Çimento, harç, tahta, kireç ve tuğla nasıl ‘mimarî’ demek değilse malzemeden başka bir şey olmayan kelimeler de ‘lisan’ demek değildir.”s.128

“On bin İngilizce kelime öğrensen bunları birbirine bağlamadıkça bir tek cümle söyleyemem. Demek bu kelimeler doğranmış bir vücudun parçaları gibidir; yaşamaları için aralarındaki hususî münasebetten hayatın cevheri doğmak lazımdır ki, dilin cevheri de budur.”s.128

“Bu cevherin seziş ve şuur alanı edebiyattır.”s.128

“Rutin (routine) edebiyat olsaydı edebî tekâmül mümkün olmazdı.”s.129

“1923 devriminden beri, Türk okullarında Arapça ve Farsça okutulmuyor; fakat Türkiye’de sokak adamı bile, menşelerini ve etimolojilerini bilmeden Arapça ve Farsça kelimeleri kullanıyor.”s.157

“Alfabemizde ‘hemze’ ve ‘ayın’ seslerini belirten harflere lüzum olmadığını söyleyen Vâlâ Nurettin, bugünkü Türkçede ‘mevzûat’ kelimesinin yaşadığını ve Türkçe hiçbir karşılığı olmadığını düşünsün. ‘Mevzu’ kelimesinin sonunda bir ‘ayın’ olduğunu bilmeyen yeni nesil, bu kelimenin mûzâf hâlinde ‘mevzuu’ şeklinde yazılıp okunacağını bilmiyor ve ‘mevzusu’ diyor. Benim ‘Server Bedi’ imzamdaki ‘Bedi’ kelimesini ‘kedi’ vezninde okuduğu gibi.”s.170

“Gençliğin argoya düşkünlüğünün sebeplerinden birini daha sezer gibi oldum: Dilimizden kovduğumuz ve yerine Türkçelerini koyamadığımız Arapça ve Farsça kelimeleri hiç değilse argo ile karşılama zarureti. Gençlerin ciddi yazılarında ilim dilinin yerini külhanbeyi dilinin alması biraz da bundan.”s.171

“Şiirlerimizi, romanlarımızı ve san’at tenkitlerimizi de yabancı dille yazmayı düşünemeyiz. Türk Düşüncesi’nin baştan başa İngilizce çıkacağı günü Allah bize ve torunlarımıza göstermesin.”s.173

“Dilimizi bugünkü yetersizliğinden kurtaracak esaslı çârelerden kaçınmaya devam edersek, Batı kültürü seviyesinde telif eser vermemize imkân bulamayacağımız gibi, tercümelerimiz de asıllarındaki mânalardan uzak bir sürü yakıştırma kelime ve tabirlerle dolmaktan kurtulamaz.”s.173

“Futbol, İngilizce ayak topu demektir. Fakat biz de her millet gibi kelimenin İngilizcesini kullanırız. Türkçe tam karşılığı olduğu halde yabancı aslını tercih edişimiz, yalnız İngilizce kelimenin iki hece eksik olmak gibi bir kullanış değerine sâhip olmasından değildir. İlim ve teknik kelimelerin milletlerarası bir kültür dili meydana getirmesi lüzumuna karşı bütün milletlerin şuurlu veya şuursuz olarak duydukları kuvvetli temayül, bu yabancı sözlerin her dile katılmalarına sebep olur.”s174

“ ‘Kâtip’ ve ‘mektup’ gibi her gün kullanılan kelimeler arasındaki münasebetten haberi olmayan bir gencin Türkçe bildiğine inanır mısınız?”s.179

[Bir yabancı kolej mezunu genç…] “Biz Türk edebiyatını metinlerden okumadık. Nâmık Kemâl’in veya Fikret’in ne zaman doğduğunu, nerelerde büyüdüğünü, okuduğunu, nasıl öldüğünü biliriz, bir tek kitabını okumuş ve anlamış değiliz. Halbuki İngiliz ve Amerikan edebiyatını, mektebin kütüphânesindeki bütün ana eserleri okuyarak öğrendik. Shakespeare’in dili de bugünün İngilizcesi değildir; fakat hocalarımız bize bunu okuttu ve öğretti. Türk edebiyatından kuru kuruya yalnız rakam ve özel isim biliriz; Batı edebiyatından zevk, heyecan ve fikir aldık. Bunun için hâlâ yabancı eserler okurum ve kültürümü Batıya borçluyum.”s.181

“Türk liselerinde de Türk edebiyatı rakam ve özel isimdir. Biyografi ve bibliyografidir. Tam metin okutulmaz. Nasıl okutsun öğretmen? Karşısında edebî Türkçeden anlamayan, sokak dilinden başka bir şey konuşmayan zavallı bir nesil vardır.”s.181

“ ‘Konuşmak’ fiili müşareket (ortaklık) ifade eder. En az iki kişi birbiriyle konuşur, tek adam konuşmaz (Şemseddin Sami’nin Kamûs-ı Türkî’sine müracaat). Nitekim ‘sana söyledim’ yerine ‘sana konuştum’ denmez, “seninle konuştum’ denir. Fransızca’da Causer fiili gibi (Larousse lûgatına müracaat).”s.191

“Türkçemizin felâketi ‘karar verdi’ yerine ‘karar aldı’, ‘söyledi’ yerine ‘konuştu’ gibi hataların devlet, üniversite, kültür, basın ve radyo diline girip yerleşmiş olmasındadır.”s.191

“Alfabede, bugün kullanılan Türkçenin yarıdan fazlasını teşkil eden Arapça ve Farsça kelimelerin köklerini, teşkil tarzlarını ve fonetiğini belirten birçok harfler eksiktir. ‘A’ ve eski ‘ayın’, ‘h’ ve eski ‘he’ ve ‘hı’, ‘k’ ve eski ‘kef’, ‘s’ ve eski ‘sin’ ve ‘sat’, ‘t’ ve eski ‘tı’ harfleri arasındaki farklar yeni alfabeden kalkmıştır. Bu yüzden ayrı ayrı şekillerde yazılan kelimeler bugün aynı şekilde yazılmaktadır. Öğrenci kelime köklerini fark edemez, kelime ailelerini birbirinden ayıramaz, mânalarını birbirine karıştırır ve kelimeleri emniyetle kullanamaz. Seslerini de yanlış öğrenir ve yanlış telâffuz eder.”s.199

“Genç Türkçe öğretmenleri Arap harflerini bilmedikleri için, bugün kullanılan dildeki yabancı kelimelerin kökleri, iştikakları, teşkil tarzları ve kaideleri hakkında hiçbir bilgileri yoktur. Bilmedikleri şeyi nasıl öğretirler?”s.200

“Milletlerin birbirlerinden kelime almaları bir zarurettir. İngilizcede binlerce Fransızca kelime olduğu gibi Fransızca ve Almancada da yabancı kelimeler pek çoktur. Saf ve katkısız dil olmayacağına göre bu ihtilât bir dilin tekâmül şartlarından biridir. Bir asırdan beri Türkçeye de Avrupa dillerinden yüzlerce kelime girmiştir v daha da girecektir.”s.210

“Sanki ‘istihsal’ derseniz cehâlet, ‘prodüksiyon’ derseniz ilimdir.”s.210

“Aşırı yabancı kelime düşmanlığı nasıl bir dil taassubu ise, Türkçe karşılığı bulunan veya bulunabilecek olan yabancı kelime hayranlığı da züppeliktir.”s.210

“Türkçemizde asırlarca yaşayan ‘meselâ’ gibi canlı bir kelimeyi Arapçadır diye beğenmeyip de Ermenice ‘örnek’ kelimesini Türkçe sanıp ondan türettikleri bir uydurma kelimeyi dilimize sokmağa çalışanların boş yere debelenmeleri tam bir ana dil şuursuzluğu ve bilgisizlik (örneği)’dir.”s.212

“İlmin adını irticâ mı koyduk? “Dâva ‘Arapça’ öğretmek değil, Türkçenin hudutları içindeki ihtiyaç nisbetinde Arap gramerinin bâzı kaidelerini öğretmektir. Bu yapılmadıkça, Türk çocuklarına ve gençlerine Türkçe öğrettiğini sanan bir Maarifin iyimserliğini paylaşmakta ma’zuruz.”s.215

“Resmi dairelere kirli ve yırtık bayrak asmakla resmî evrakta aksak ve bozuk Türkçe kullanmak arasında, millî remzlere ve değerlere saygı bakımından, fark yok gibidir.”s.221

“Dilimize yerleşmiş yabancı kelimelerin yerine [kelime] aranması bize hiçbir şey kazandırmaz. Vakit kaybettirir.”s.223

“Bir yandan, bin yıldan beri dilimizde yaşayan Arapça ve Farsça kelimeleri atmağa kalkıyoruz; öte yandan, karşılığı bulunan Fransızca kelimeleri Türkçeye dolduruyoruz.”s.239

“Kelime teşkilinin kaideye uygun olması yeter şart değildir. Sosyal sirayet imkân ve kanunlarına da uygun olması lâzımdır. Bir şahsın veya bir kurumun keyif ve iradesiyle dil yaratılamaz.”s.241

“Türkçenin yabancı kelimelere ihtiyacını duyanlarla özleşmesini isteyenleri tamamiyle haksız bulmaya imkân yoktur. Her gün binlercesine ihtiyacımız olduğunu anladığımız yabancı kelimelerin (Arapça, Farsça, Grekçe, Lâtince, Fransızca, Almanca, İngilizce, İtalyanca kelimelerin) Türkçelerini bulmaya veya yaratmaya imkân yoktur. Fakat dilimizi hudutsuz bir şekilde yabancı istilâsına terk etmek de bir millî varlık tehlikesi doğurur. Bizi bu çatışmanın buhranından kurtaracak prensip, ‘doğru ve güzel Türkçe karşılıklarını bulmak ve yaratmak mümkün olan kelimeleri dilimizde yaşatmak’dır.
Bu doğru ve güzel Türkçe karşılıkların, gramer, etimoloji ve şive bakımından ‘doğru’ olup olmadıklarını tâyin edebilmek için, ilmî bir otorite sahibi olmak, ‘güzel’ olup olmadıklarını anlamak için de, edebî bir otorite sahibi olmak ister. Bu selâhiyetlerden mahrum bir yazarın kullanış diline karşı cephe almaya da selâhiyeti olmamak lazım gelir.”s.247

“Genç nesillerin Arap harflerini, Arapça ve Farsça kelime yapılarını ve telâffuzlarını bilmemelerinden doğan çeşitli yanlışları önlemek için de onlara liselerde Arap harflerini ve Arapça, Farsça, Grekçe ve Lâtincenin başlıca kaidelerini öğretmek şarttır.”s.248

ELİF ŞAFAK / AŞK (Eleştiri Yazısı)


Kitap eleştirisi nevinde ilk defa bir yazı kaleme alıyorum. Bunu söylemekten maksat, umulur ki kusurlarım görülmez. Bu niyetle iyinin ve kötünün, güzelin ve çirkinin, sevginin ve nefretin yüce yaratıcısına sığınarak, bütün acizliğimle O’ndan mağfiret diliyorum. Hayrolur inşallah.

Şunu peşinen itiraf etmeliyim ki iyi bir roman okuyucusu değilim. Çoğu zaman roman okumak benim için bir sabır testi olmuştur. Buna rağmen beğenerek, zevkle ve bir çırpıda okuduğum romanlar da yok değildir. Elif Şafak’ın Aşk isimli romanına da malum önyargılarımla başladım. Bu kitabı bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine dikkat kesildim ve okumaya başladım. Âdetim olduğu üzere kitap okurken muhakkak yanımda kalem, defter bulundururum. Ama bir kitaptan bu kadar not aldığım pek azdır.

Okuduğum bu kitap bir çeviri. Yazarı Elif Şafak ve kitabın çevirisi K. Yiğit Us tarafından yapılmış. Bu bilginin hemen altına parantez içinde “yazarla birlikte” şeklinde bir not da düşülmüş. Bu durumda zihnimde oluşan soruları benim cevaplamam haksızlık olur. O sebeple soruları sorup geçmeyi daha uygun buluyorum. Elif Şafak bu kitabını kendi Türkçesiyle okura sunmadı? Neden ilk önce Türkçe yazmayı düşünmedi? Kendisi kitap içerisindeki cümlelerin kuruluşundan ve yapısından memnun mu?

Belki yazarla pek alakalı olmadığını düşündüğüm bir nokta da kitabın yayına hazırlanması aşamasında denetimi ve düzenlenmesidir. Bu aşamalarda özellikle hataların ayıklanması üzerinde defalarca okumalar yapılır. Bu kitapta hiç sevmediğim şey bariz hataların atlanmasıdır. Bunların çoğu baskı hatasından kaynaklanmış. Yanlış yazımdan kaynaklanan hatalar bir defalık dikkatli bir okuyuşla bile görülebilecek hatalardır. Bu dikkatin en çok satanlar listesinin birinci sırasında yer alan bir kitap için sağlanamamış olması beni üzdü doğrusu.

Özetle kusurları söylemek gerekirse şunları söyleyebiliriz: Hatalar kimi zaman deyimlerin ve bazı kelimelerin yazımında yapılmış. Yüklemin yapılanmasında hataların olduğu cümleler var. Kitapta ziyadesiyle devrik cümlelerin olması da bir sıkıntı olarak görülebilir. Öyle cümleler var ki onları tekrardan kurmak icap eder. Noktalama işaretlerine ehemmiyet verilmediğini de görüyoruz. Bunları teker teker başlıklar altında sıralamak yerine örnekleriyle gösterelim.

Sayfa 40’ta “hizaya dizmek” şeklinde bir ifade var. Ancak bu ifadeden maksat ipe boncuk dizmek midir? Hayır. O cümlede “hizaya getirmek” deyimi kullanılmak istenmiştir, ya da kullanılması gerekirdi.

Birinin “Şu çığlık atmayı kessen diyordum.” (s.49) şeklinde bir itiraz cümlesi kurması kulağa hoş geliyor mu? Demek fiilini şimdiki zamanda birinci tekil şahısla çekimlememiz kâfi iken araya geçmiş zaman çekiminin de getirilmesi anlamı bozuyor. Yani “diyorum” demek gerekir.

“Evliliklerinin ruhuna aykırıydı davranışı.” (s.58) cümlesinde hangi davranışın evliliklerinin ruhuna aykırı olduğunu belirtmek üzere cümle sonunda “bu davranış” şeklinde bir değişiklik kastettiğim eksikliği giderecektir.

“Emin ol şu ömrümü kümeste geçirmeyeceğini.” (s.61) cümlesindeki bozukluğu göstermek için cümle kurmaya lüzum görmüyorum; burada cümleyi vermek yeterli olur kanaatindeyim. Cümle zaten kendini ele veriyor. Yine benzer bir örnek: “İlk başta Şems’in her an aklına esip, tası tarağı toplayıp gideceğim sandım.” (s.94) Bu cümlede “çekip gidecek” olan kim? Şems mi yoksa cümleyi kuran birinci şahıs mı? Zannediyorum Şems’in gideceği birinci şahıs tarafından düşünülüyor, ancak cümle sonunda bunu anlayamıyoruz. Bu örneğin bir benzeri sayfa 291’de de var: “Artık gitme vaktin geldin.” Bu cümle için de bir izaha lüzum yok galiba.

Problemli iki cümleyi daha paylaşmak istiyorum:

“Bu nedenledir ki üçüncü makam her ne kadar cennet bahçesi kadar latifse olsa da, yüceleri hedefleyenler için bir tuzaktır.” (s.211)

“Diyorlar ki Hıristiyanlığa dönen bir Müslüman için en zoru Teslis’i kabul etmekmiş. Keza Hıristiyanlıktan dönen bir Müslüman için en zoru Teslis’i bırakmış.” (s.227)

İlk cümledeki “latifse olsa da” kısmı ya “latif olsa da” şeklinde düzeltilmeli ya da “latifse” şeklinde bırakılmalıdır. Diğer cümlenin sonundaki “bırakmış” ifadesi de “bırakmakmış” şeklinde düzeltildiğinde kusur giderilir.

Bazı kelimelerin yanlış yazıldığından bahsetmiştim. Sayfa 161’deki “mütevazi”, sayfa 337’deki ve 395’teki “aptes” kelimeleri… İlk kelime “mütevazı”, ikinci kelime “abdest” şeklinde yazılmalıydı.

Hatasız kul yoktur; kul yapısının kusurlarının olması da pek tabiidir. Ancak bir kitabın okura sunulmadan önceki aşamalarda kaç insan bu kusurları en aza indirmekle vazifeli olduğu halde bu kadar çok hatanın yapılmış olmasını ben bir okuyucu olarak affetmiyorum. O sebeple kitabın yeni baskılarının daha titiz bir çalışma sonrasında yapılmasını acizane sorumluluğu olan kişilere teklif ediyorum.

Şimdilik bu kadar kâfi vesselam.

[Kültürel Meselelerimiz - 1] Bir çatışma zemini olarak kültür

Kültür savaşlarından bahsedilen bir yüzyıldayız ve artık silahlar yerine kültürel değerlerinizle mücadele meydanına atılıyorsunuz.
Bu savaşı kaybedecek olanlar, hayatın diğer alanlarında da kayıpta sayılacaklar. Savaşı kimler mi kaybedecekler? Söyleyelim: Öncelikle, kültürel birikimi ve geçmişi olmayan kişi/kurum/uluslar. Sonra birikimi ve geçmişi olduğu halde bundan haberdar olmayan kişi/kurum/uluslar. Türkiye'miz halihazırda bu ikinci kategoride yer almakta, maalesef kişi ve kurumlarının pek çoğu da, sahip olunan kültürel değerler ve medeniyet birikiminden bihaber ve bigane yaşamaktalar. Bu biganelik sürdükçe el'an azınlıkta olan bir bakış açısı ülke nüfusunun çoğunluğunu küçümsemeyi, aşağılamayı, onları gelişmemişlikle suçlamayı sürdürecek ve bu çatışma noktası başka alanlara da sirayet ettirilecektir.

Marx "Sanat paradır" der. Osmanlı bunu "sanat saltanattır" biçiminde ifadelendirip sanat ile parayı; sanatçı ile sermayedarı buluşturma yoluna gitmişti. Buna eskiler himaye derlerdi. Avrupa'da Rönesans sonrası bütün güzel sanat alanları bu himaye sistemiyle gelişti ve Avrupa devletlerinin kültürel gelişim tarihi hep buna paralel yürüdü. Bugün Batılı ülkelerin kültür ve sanat yönünden Doğulu milletlere üstün çıkmasının sebeplerinden başlıcası, bu sistemde devamlılığın (sponsorluk) sağlanıyor olmasıdır. Atalarımız bir zamanlar bunu "marifet-iltifat" ikilemiyle yaygınlaştırmıştı. Yani marifet iltifata tabi idi ve müşterisiz meta zayi kabul olunurdu. Evinde yoğurdu olduğu halde sokaktan geçen yoğurtçunun ticareti yürüsün diye yoğurt satın alan ev hanımının zarafeti ile, günlük ihtiyacından fazla parası olan bir beyefendinin parası oranında bir sanat eseri satın alarak o sanatın yaşamasına katkı sağlaması, aynı ince anlayışın eseri idi. Bir zamanlar bedii düşünceler ve zarif uygulamalarıyla kültür ve sanatı kemale erdirmiş nesillerin torunları olan bizler, maalesef kabalıklarından sıyrılamayan, zevk-i selimin ne olduğunu bilmeyen, zengin olmayı adam olmak zanneden bir hayatı benimsedik.

Türkiye'mizde bazı mahalleler birtakım plaza semtleri tarafından, pantolonunun dizinde namaz izi olanlar, frak ve smokin giyenler tarafından köylülükle, az gelişmişlikle, zevk yoksunluğuyla suçlanır ve hep horlanırlar. Hakikat midir? Asla. Hakikat payı var mıdır? Mutlaka! Bir bakalım; dürüstlük, erdemlilik, insaniyet, yardımseverlik vb. toplumsal tavırlar hâlâ o köylü zannedilen kitlenin yüksek seciyesinde demetlenmiştir. Göbeğini kaşısa, kaba ve nasırlı olsa da, onun eli vermeye diğerlerinden daha alışkındır. Operaya gitmese, bienaller dolaşmasa da, o zevk yoksunu denilen adam hak hukuk bilir, vicdanıyla barışıktır. Barışık olmadığı alan ise kültür ve sanat konularıdır. Oysa vermeye alışkın ellerin parmakları sanata aşina olsa az şey midir? Bienal ve kokteyllerde kendilerini yabancı hissedenler birazcık zevk sahibi olsalar kötü müdür?

Hele bir bakınız!.. Bazı vatandaşlar kara budun halkı itham etmek için kültürel alanda veryansın bir pervasızlık göstermiyorlar mı? Şu anda AK Parti hükümetinin yumuşak karnı burası değil mi? Hükümet olsun, AK Partili belediyeler olsun, sanatsal etkinliklerinde kendi kimliklerini temsil konumundan uzakta değiller midir? Buna rağmen o çevrelere yaranabildikleri söylenebilir mi? Sebep basit! Geldiği gelenek tamam yüz elli yıldır kültür ve sanatı bir kenara bırakmış vaziyette. Bu yüzden hükümetin kültür sanat vizyonu sol gelenekten bir sayın bakana teslim edilmiş durumdadır. Neden mi? Cevap basittir; bu ülkede muhafazakarlar zengin de, patron da, bilim adamı da oldular, iktidar bile oldular, ama bütün bunlar olurken kültürlerini ıskaladılar, (az sayıda ama yüksek kalitedeki yazar, şair ve sanatçıları tenzih ederim) sanatçı olamadılar. Onlar da haklıydılar; daha yakın zamana kadar başlarını doğrultup ayakta durma mücadelesi vermekle meşgul idiler. Yıllardır yaklaştırılmadıkları semtlerde işlerin nasıl yürüdüğünü öğrenmekle meşgul idiler. Üstelik de ne bir yol gösterenleri, ne de ellerinden tutanları vardı. Ama atılım sonuç verdi; bir iç dinamik, bir azim kapladı içlerini ve büyük adamlar olup büyük büyük mevkilere geldiler. Yavaş yavaş devleti ve kurumlarını tanıdılar. Çok geçmedi, güvenin sahibi oldular. Bunu güç sahibi olmak izledi. Velhasıl çok şey oldular ve elbette çok oldular. Yazık ki bu arada kültürel anlamda kendileri olmayı unuttular. Bu yüzden bu toprakların öz kültürünü devşirecek yaklaşımlardan uzakta kaldık. Zengin giyindik ama zarafet gösteremedik, pahalı evlerde oturduk ama zevksiz döşedik. Gönüllerimizde oluşan açlıkları tiyatroya giderek, galeri gezerek, sanat eseri üreterek değil de ailecek alışveriş merkezlerinde eğleşerek gidermeye çalıştık. Amerikan filmleri seyredip hamburger yiyerek gidermeye çalıştık. Aile ortamında bu ay hangi sanatsal etkinliklerin gündemde olduğu da, hangi kitabın okunması gerektiği de asla sohbet veya tartışma konusu olmadı. Vah ki kendimizi yeniden inşa edesiye kadar da olmayacak!.. (Konuyu işlemeye devam edeceğiz). i.pala@zaman.com.tr

[Kültürel Meselelerimiz - 1] Bir çatışma zemini olarak kültür

Kültür savaşlarından bahsedilen bir yüzyıldayız ve artık silahlar yerine kültürel değerlerinizle mücadele meydanına atılıyorsunuz.
Bu savaşı kaybedecek olanlar, hayatın diğer alanlarında da kayıpta sayılacaklar. Savaşı kimler mi kaybedecekler? Söyleyelim: Öncelikle, kültürel birikimi ve geçmişi olmayan kişi/kurum/uluslar. Sonra birikimi ve geçmişi olduğu halde bundan haberdar olmayan kişi/kurum/uluslar. Türkiye'miz halihazırda bu ikinci kategoride yer almakta, maalesef kişi ve kurumlarının pek çoğu da, sahip olunan kültürel değerler ve medeniyet birikiminden bihaber ve bigane yaşamaktalar. Bu biganelik sürdükçe el'an azınlıkta olan bir bakış açısı ülke nüfusunun çoğunluğunu küçümsemeyi, aşağılamayı, onları gelişmemişlikle suçlamayı sürdürecek ve bu çatışma noktası başka alanlara da sirayet ettirilecektir.

Marx "Sanat paradır" der. Osmanlı bunu "sanat saltanattır" biçiminde ifadelendirip sanat ile parayı; sanatçı ile sermayedarı buluşturma yoluna gitmişti. Buna eskiler himaye derlerdi. Avrupa'da Rönesans sonrası bütün güzel sanat alanları bu himaye sistemiyle gelişti ve Avrupa devletlerinin kültürel gelişim tarihi hep buna paralel yürüdü. Bugün Batılı ülkelerin kültür ve sanat yönünden Doğulu milletlere üstün çıkmasının sebeplerinden başlıcası, bu sistemde devamlılığın (sponsorluk) sağlanıyor olmasıdır. Atalarımız bir zamanlar bunu "marifet-iltifat" ikilemiyle yaygınlaştırmıştı. Yani marifet iltifata tabi idi ve müşterisiz meta zayi kabul olunurdu. Evinde yoğurdu olduğu halde sokaktan geçen yoğurtçunun ticareti yürüsün diye yoğurt satın alan ev hanımının zarafeti ile, günlük ihtiyacından fazla parası olan bir beyefendinin parası oranında bir sanat eseri satın alarak o sanatın yaşamasına katkı sağlaması, aynı ince anlayışın eseri idi. Bir zamanlar bedii düşünceler ve zarif uygulamalarıyla kültür ve sanatı kemale erdirmiş nesillerin torunları olan bizler, maalesef kabalıklarından sıyrılamayan, zevk-i selimin ne olduğunu bilmeyen, zengin olmayı adam olmak zanneden bir hayatı benimsedik.

Türkiye'mizde bazı mahalleler birtakım plaza semtleri tarafından, pantolonunun dizinde namaz izi olanlar, frak ve smokin giyenler tarafından köylülükle, az gelişmişlikle, zevk yoksunluğuyla suçlanır ve hep horlanırlar. Hakikat midir? Asla. Hakikat payı var mıdır? Mutlaka! Bir bakalım; dürüstlük, erdemlilik, insaniyet, yardımseverlik vb. toplumsal tavırlar hâlâ o köylü zannedilen kitlenin yüksek seciyesinde demetlenmiştir. Göbeğini kaşısa, kaba ve nasırlı olsa da, onun eli vermeye diğerlerinden daha alışkındır. Operaya gitmese, bienaller dolaşmasa da, o zevk yoksunu denilen adam hak hukuk bilir, vicdanıyla barışıktır. Barışık olmadığı alan ise kültür ve sanat konularıdır. Oysa vermeye alışkın ellerin parmakları sanata aşina olsa az şey midir? Bienal ve kokteyllerde kendilerini yabancı hissedenler birazcık zevk sahibi olsalar kötü müdür?

Hele bir bakınız!.. Bazı vatandaşlar kara budun halkı itham etmek için kültürel alanda veryansın bir pervasızlık göstermiyorlar mı? Şu anda AK Parti hükümetinin yumuşak karnı burası değil mi? Hükümet olsun, AK Partili belediyeler olsun, sanatsal etkinliklerinde kendi kimliklerini temsil konumundan uzakta değiller midir? Buna rağmen o çevrelere yaranabildikleri söylenebilir mi? Sebep basit! Geldiği gelenek tamam yüz elli yıldır kültür ve sanatı bir kenara bırakmış vaziyette. Bu yüzden hükümetin kültür sanat vizyonu sol gelenekten bir sayın bakana teslim edilmiş durumdadır. Neden mi? Cevap basittir; bu ülkede muhafazakarlar zengin de, patron da, bilim adamı da oldular, iktidar bile oldular, ama bütün bunlar olurken kültürlerini ıskaladılar, (az sayıda ama yüksek kalitedeki yazar, şair ve sanatçıları tenzih ederim) sanatçı olamadılar. Onlar da haklıydılar; daha yakın zamana kadar başlarını doğrultup ayakta durma mücadelesi vermekle meşgul idiler. Yıllardır yaklaştırılmadıkları semtlerde işlerin nasıl yürüdüğünü öğrenmekle meşgul idiler. Üstelik de ne bir yol gösterenleri, ne de ellerinden tutanları vardı. Ama atılım sonuç verdi; bir iç dinamik, bir azim kapladı içlerini ve büyük adamlar olup büyük büyük mevkilere geldiler. Yavaş yavaş devleti ve kurumlarını tanıdılar. Çok geçmedi, güvenin sahibi oldular. Bunu güç sahibi olmak izledi. Velhasıl çok şey oldular ve elbette çok oldular. Yazık ki bu arada kültürel anlamda kendileri olmayı unuttular. Bu yüzden bu toprakların öz kültürünü devşirecek yaklaşımlardan uzakta kaldık. Zengin giyindik ama zarafet gösteremedik, pahalı evlerde oturduk ama zevksiz döşedik. Gönüllerimizde oluşan açlıkları tiyatroya giderek, galeri gezerek, sanat eseri üreterek değil de ailecek alışveriş merkezlerinde eğleşerek gidermeye çalıştık. Amerikan filmleri seyredip hamburger yiyerek gidermeye çalıştık. Aile ortamında bu ay hangi sanatsal etkinliklerin gündemde olduğu da, hangi kitabın okunması gerektiği de asla sohbet veya tartışma konusu olmadı. Vah ki kendimizi yeniden inşa edesiye kadar da olmayacak!.. (Konuyu işlemeye devam edeceğiz). i.pala@zaman.com.tr
 
Copyright 2009 FEYZ-ÂVER